Uncategorized
BAŞKANLIGINI YAPTIGIM “ELVIS PRESLEY TURKIYE FAN KULUP” TOPLANTIMIZI GERCEKLESTIRDIK :
16 Ocak 2016′da yani dün gece gerçekleştirdiğimiz Elvis Presley Anma ve Eğlence Gecemiz aynı zamanda Fan Club yetkilisi arkadaşlarımızın da etkinlikten önce bir araya gelip fikir iştişare etme fırsatı yarattı.
Saat 21.00′den 00.00′a kadar 3 saat boyunca Elvis’in şarkıları ve zaman zaman video klipleri ile çok eğlendik.
Gece sonunda hala Elvis dinleme şevkimiz devam ediyordu.
Kısıtlı zamanda, kulübümüzün oturma aşamasında böyle bir gecenin altından başarı ile ve gelenleri mutlu ederek kalktık. Bu onur bize yeter.
Özellikle Eskişehir’den gelen sevgili Münevver Dinçer ve Aydın’dan gelen sevgili Feruzan Şenol’a teşekkür ediyoruz.
Etkinliğe gelemeyen ama bize mesajları ve iyi niyetleri ile destek veren tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.
Bir sonraki buluşmamız için şimdiden taleplerde bulunan üyelerimize teşekkür ederiz..
Başta İzmir olmak üzere, kendi şehirlerinde de onlarla birlikte olmamızı isteyen dostlarımıza teşekkür ederiz.
Değerli Müzisyen Tibet Ağırtan ve grubunun üyesi İlker Gülener’e destekleri ve ziyaretleri için teşekkür ediyoruz.
Adını teker teker sayamadığım etkinlikte bulunan Elvisci dostlarımıza,
Toplu halde gelip eğlenen Eyüboğlu Koleji 2000 mezunları grubuna da teşekkürlerimizi sunarız.
Vee en büyük teşekkür sana Elvis…
Ölümünün üzerinden 38 sene geçmiş olmasına rağmen hala insanları bir araya getirebiliyor ve bu geceleri yaşamamızin sebebi oluyorsun.
Seni çok seviyoruz. Her zaman yaşatacağız…
Herkese sevgi-Saygılarımı sunuyorum…

Kasım ayı her sene yoğun geçer benim açımdan. Mevsimsel değişimlerin bünyemizde yarattığı psikoloji midir bilmiyorum ama Kasım her zaman bizi bir parti organize etme ve arkadaş ve ahbapları alıp sokaklara dökülme fikriyle kaşıyan bir aydır.
Senelerdir bir çok organizasyonumun merkezi olmuş Kadikoy’de Sokak Pub mekanı yine her zamanki konukseverliği ile bize kapılarını açtı.
Oldies Konseptli gecelerimizin standartlarını biraz değiştirdim bu sefer. Evet Pet Shop Boys yok, C.C. Catch yok, Michael Jackson yok, hatta hatta Beatles ve Elvis bile yok ! ( İnanmayın yine dayanamayıp Klasik Rock bahanesi ile Beatles ve Elvis’den birer şarkı çalamadan edemedim)
Gecemizde senelerdir ihmal ettiğimiz isimler vardı. ZZ.TOP, Whitesnake, Dire Straits gibi isimlere yer vermek Allah’ın emriydi, bunun dışında Bon Jovi, Bryan Adams gibi popüler figürleri çalmamak da olmazdı ama gecenin ilerleyen saatlerinde Iron Maiden hatta Stratovarious’lara kadar uzanıp Metal sınırlarını aşındırdığımız bir gece oldu.
Şöyle Kaliteli Rock Müzik dinlemeye ne kadar susadığımızı anladık.
Oldies Rock Gecelerimizi devam ettirmeliyiz.

Sympathy. kötü yorumla harcanmış bir şarkı mı?
Aslında popüler müzik tarihinde böyle çokça vardır.
Gerçekten mükemmel bir beste. Dinledikçe dinleyesiniz gelir bu şarkıyı, enstrumantel versiyonu dahi çok keyifli.
Hatta mümkünse sadece enstrumantal versiyonu dinleyin.
Bu kadar güzel bir şarkı, bu kadar kötü nasıl yorumlanabilir?
Peki o kadar kötüyse yorum neden şarkı bir klasik diye sorabilirsiniz.
Melodi o kadar güzel ki, kötü bir yorumla dahi şarkı nesiller boyu yaşadı. Daha doğrusu melodi.
Buna rağmen şarkının olması gerektiği kadar ünlü olamadığını düşünüyorum.
Eskiden beri düşünürüm, bazı mükemmel şarkılar neden mükemmel şarkıcılarla buluşmamış diye?
Ee yapacak bir şey yok, olsa dünyada “One Hit Wonder” olarak anılan sessiz kahramanlar olmazdı.
Aslında One Hit Wonder’lara da saygı duyuyorum. Bir çokları o kendilerinden çok daha meşhur tek klasiklerini, başarılı bir şekilde yorumlamışlardır.
Bazılar şanssızlıktan o statüden kurtulamamışlardır, bazıları ise planlama-yönetim hatasından.
Neyse konuya dönecek olursak, kesinlikle yazık olmuştur bu şarkıya.
Rare Bird’de dönemin son derece vasat bir grubudur. İşin Enteresan tarafı böyle bir gruptan nasıl böyle bir şarkının çıkmış olabileceğidir ki, tarih’de zaten her sorunun cevabı da yok.
Belki de şanssızlığı 1969’da, bir Psikedelik Rock grubu tarafından yorumlanması için fazla romantik olmasıdır.
Mete Buyuran 23.09.2011

“NOWHERE BOY” filmini sonunda izledim. John Lennon’un gençliğinde acılar olduğunu bilirdim ama bu kadarını öğrenmek çok acı oldu. O duygu ve felsefe dolu şiirler, şarkılar nasıl bir altyapıdan geliyor gördük…
Katı, disiplinli bir teyze…
Hovarda, sorumsuz ama eğlenceli bir anne…
Çocukluğundan beri görmediği baba…
Kendisine soğuk ve mesafeli üvey baba…
Ama hayatın enteresan ikilemleri vardır ya, bizi durumlarla ilgili çok net ve kesin yargılarda bulunmamayı öğreten…
Teyzesi; sorumluluk sahibi, disiplinli onu büyüten, senelerce emek veren, muhtemelen hayatın tüm zorluklarını gören ve yaşayan bir kadın…
Lennon için en iyisinin iyi bir tahsil ve geçerli (!) bir meslek sahibi olmasını istiyor. Lennon’un ruhuna hiç uygun olmayan ama onun iyiliği için!..
Annesi, senelerce onu görmemiş, bakımını üstlenmemiş, kendine odaklı yaşayan ama Lennon seneler sonra tekrar hayatına girince onu müzik; rock’n Roll ve dans ile tanıştıran, onun derslerini önemsemeyip müzik konusunda hep destekleyen sıradışı bir kadın.
Yani John’un bir yıldız, hatta Beatles’ı kurmasının dahi aslında çok önemli nedeni o ehl-i keyf annesi.
John Lennon ise ailevi, psikolojik ve ergenlik sorunlarını çok yoğun yaşayan, özgüvenini Rock’n Roll ile kazanan asi bir genç.
ve John’un şöhret öncesi gençliğini ve Beatles’ın kuruluş dönemini ele alıyor ve kesinlikle ünlü olmalarından öncesinde (1962 öncesi) sona eriyor.
Filmle ilgili Notlarım :
1) John’un Paul ile ilk tanıştığı sahne’yi bekliyordum merakla. Paul görününce çok güldüm. Çok genç ve sevimliydi sadece 15 yaşında. 17’lik asi John ve arkadaşları başta onla dalga geçtilerse de yeteneğini görüp gruba aldılar :))))
2) Müzik çalışmalarında John ile Paul arasında enteresan sohbetler olur. John Rock’n Roll ve Elvis hayranlığını uç noktalarda yaşarken, Paul müzikte güzel birşeyler ortaya çıkartmayı düşünür.
Hatta Paul, John’a “Birşeyler yapacaksak, bize özel birşeyler ortaya koymalıyız” der. (Kimse durduk yere efsane olmuyor)
3) Filmin en güzel sahnesi: Annesinin ölümüyle sinir krizi geçiren John önce Paul’e bir yumruk atıp yere serer. Sonra birbirlerine sarılıp hüngür hüngür ağlarlar. (Paul’un annesi çok daha önce kanserden ölmüştür). Biri 17, diğeri 15 yaşında ikisi de öksüz ve şanssız olan bu gençlerin hali yürekli burkar. Sadece bir kaç sene sonra bir müzik tarihi yazmaya başlayacak olan bu ikilinin en duygusal anlarıydı belki de birbirlerine sarılıp ağlamaları…
Filmden sonra aklımda kalan düşünce şuydu: Başarı, başarıdan başka şansı olmayan azimli insanların kaderidir.
Mete BUYURAN – Oldies Radyo
Bu Röportaj 27 Nisan Tarihli SABAH Gazetesi’nde Yayınlanmıştır.
Rock’n roll’un ‘baba’larından biri… Sahnedeki ördek yürüyüşü, kendine has gitar çalma stiliyle tanınan, müzik tarihinin belki de en çok yorumlanan parçası Johnny B. Goode’un yaratıcısı… 80 yaşındaki Chuck Berry ile, İstanbul konseri öncesi konuştuk.
‘Aramızda kalsın ama Elvis iyi bir gitarist değildi’
Rock’n roll’un ‘baba’larından biri… Sahnedeki ördek yürüyüşü, kendine has gitar çalma stiliyle tanınan, müzik tarihinin belki de en çok yorumlanan parçası Johnny B. Goode’un yaratıcısı… 80 yaşındaki Chuck Berry ile, İstanbul konseri öncesi konuştuk.
Yaşayan en büyük rock’n roll yıldızı. Gitar stili ile Jimmy Hendrix’ten, Jimmy Page’e birçok ünlü virtüözü etkileyen adam… Chuck Berry’den bahsediyoruz. Rock’n roll’a getirdiği stil, Chuck Berry’i bir anda uluslararası üne kavuştururken, aynı zamanda rock’n roll müziğine yeni bir ivme kattı. Rock’n roll kültürünün neredeyse milli marşı haline gelen Johnny B Goodeşarkısı belki de müzik tarihinin en fazla yorumlanan parçalarından biri oldu. Berry’nin hiti ayrıca, Ay’da çalınan ilk şarkı olma özelliğini de taşıyordu. Bay Berry 80 yaşında. O ünlü ördek yürüyüşü ile gitar çalma stilini İstanbul’da da uygulayacağını ısrarla belirtiyor. Kendisiyle yaptığımız söyleşide Chuck Berry’le, rock’n roll tarihinden kişisel gelişimine kadar geniş bir yelpazede konuştuk.
ROCK’N
ROLL DEYİNCE…
– Bay Berry, her şeyden önce bu röportaj için teşekkürler. 1955 yılında Maybellene adlı parçanızla profesyonelliğe adım attınız. Nat King Cole hayranı olduğunuzu biliyoruz. Peki bunun dışında müzik dünyasında devrim niteliği taşıyan stilinizi yaratırken kimlerden etkilendiniz veya ilham aldınız?
– Muddy Waters, Everly Brothers ve Buddy Holly, müzikal anlamda keyif aldığım isimler. Söz konusu rock’n roll olunca da Jerry Lee (Lewis) ve Elvis (Presley) isimlerini anmadan geçemeyeceğim yıldızlar. Yine de söz konusu ilham olunca bunların hepsini bir kenara koymak durumundayım; çünkü ben yalnızca hayallerim, çevrem, beklentilerim, pişmanlıklarım, üzüntülerim, kızgınlıklarım, sevinçlerim ve aşklarımdan besleniyorum.
– Kişisel olarak Nadine ve Promise Land favorilerim, ancak kabul etmek lazım ki en çok beğeni toplayan ve unutulmazlar arasına adını altın harflerle kazıyan parçanız Johnny B. Goode. Peki bu şarkı nasıl doğdu? Yaratım aşamasında neler hissettiniz?
– Parçada ‘ben’ varım. ‘Ben’imle birlikte biraz da Johnnie Johnson. Johnnie, benimle birlikte birçok besteye birlikte imza atmış yetenekli bir piyanist arkadaşım, iş ortağım. Parçanın sözleri yıldız olma hayalleri kuran; kırsal kesimden, fakir ama gitar konusunda yetenekli bir çocuğu anlatır. O yüzden, parça genel olarak benim hayatımı anlatıyor diyebilirim. Daha stüdyoya girip albüm kaydını yapmadan önce sözlerdeki ‘country boy’ kısmını ‘colored boy’ olarak söylüyordum.
TÜRKİYE’DE İLK KONSER
– Türk müziğiyle hiç tanışma fırsatı buldunuz mu? Türkiye hakkında herhangi bir şey biliyor musunuz?
– İstanbul’u bilmeyen var mıdır? Sanmıyorum. Ayrıca Amerikan müzik endüstrisine yön veren en önemli isimlerden ikisi Türk; ancak onların zamansız kaybı hepimizi derinden üzdü. Türkiye’deki ilk konserim için fazlasıyla heyecanlanıyorum. Gelmişken de geleneksel müziğinizle ilgili birkaç CD almadan gitmeyeceğimi söyleyebilirim.
CÜNEYT TOROS
‘Hayal edebileceğim herkesle birlikte çaldım’
-Ben her zaman gitarist olarak Chuck Berry’nin Elvis Presley hakkında ne düşündüğünü merak ederim. Birçok şarkınızı seslendirmiş olmasının yanında özellikle Johnny B. Goode yorumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Elvis iyi bir müzisyen, sıkı bir aktör ve iyi bir arkadaştı. Geniş kitlelere ulaşmak adına Elvis dünyanın en büyük ses sanatçısıdır. Ancak aramızda kalsın; onu hiçbir zaman iyi bir gitarist olarak görmedim. Onun şarkılarımı seslendirmiş olması ise tartışmasız gurur verici bir olaydı.
– Gitaristlerden en beğendiğiniz isimler kimlerdir desem?
– Hiç düşünmeden T. Bone Walker, Buddy Guy, Freddy King ve Jimmy Hendrix diye cevap veririm.
– 60’ların beat rock’ı, 70’lerin hard rock’ı, sonrasında heavy metal,
grunge vs. derken rock müziğinin gelişim sürecine bakışınız nedir?
– Rock’n roll’un temelleri üzerinden birçok açılım oldu. Bunların bir kısmı kalıcı oldu, bir kısmıysa zaman içinde silinip gitti. ‘Ah o eski güzel zamanlar’ diye hayıflanan yaşlılar gibi gözükmek istemiyorum ama ben galiba hala rock’n roll’u ilk çıkış dönemindeki saflığıyla seviyorum.
– Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey ya da birlikte çalışmak isteyip de çalışamadığınız bir müzisyen var mıydı?
– İçimde kalan hiçbir şey yok. İstediğim ve hayal edebileceğim herkesle birlikte çaldım.
– Müzisyen olmasaydınız ne yapmak isterdiniz?
– Öyle bir alternatif söz konusu bile değil. Müzik olmasaydı, ben de olmazdım.
‘Ördek yürüyüşü benden ünlü’
– Meşhur ‘Ördek Yürüyüşü’nüzü (Duckwalk) nasıl geliştirdiniz?
– Ördek yürüyüşünü, 1956 yılında New York’taki bir performans sırasında takım elbisemdeki kırışıklığı örtbas etmek için, doğaçlama olarak yaptım. Sahnede sürekli hareket halindeyken kırışıklık gözümü rahatsız etti ve birden ördek yürüyüşüne geçtim. Bir anda salonda çılgınca bir alkış koptu ve hareketi konser süresince tekrarladım. Tesadüfi bir hareket üstüme yafta gibi yapıştı ve zaman zaman benim ünümün bile önüme geçti. Bu arada İstanbul’daki müzikseverler hazırlıklı olsun; yaşlı olabilirim ama hiçbir şey beni ördek yürüyüşü yapmaktan alıkoyamaz.
-John Lennon’ın sizinle ilgili “Rock’n roll’a yeni bir isim verilmeye çalışılsaydı, adı kesinlikle Chuck Berry olurdu,” şeklindeki yorumu; sizin var olmamanız durumunda Elvis, Beatles ve Rolling Stones’un olamayacağı yorumları hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Bence fazlasıyla abartılı bir yorum olmuş. Bu saydığınız isimler müzik tarihinin tartışmasız en büyük dehaları arasında. Eminim ki ben olmasaydı da rock’n roll var olacaktı; ancak belki bu kadar duygu ve heyecan yüklü olmayabilirdi. E bu kadarcık da şımarıklık yapayım ama…
‘Müziğin kralı rock’n roll’dur’
-Rock’ın altın çağından sonra kulaklarımıza daha çok rap ve hip hop hakim olmaya başladı. Bu konudaki düşünceniz nedir?
– Bu konudaki görüşlere katılmıyorum. Geçtiğimiz yıllarda birçok müzik akımı geldi geçti, rock ise dimdik ayakları üstünde duruyor. Rap albümleri şu aralar milyonlarca satıyor olabilir ancak bu türdeki çalışmalar güncelliğini hemen kaybediyor. Rock söz konusu olduğundaysa 20-30 yıl önce yaptığımız işler bugün bile satmaya devam ediyor. Tabii ki yeni türler ortaya çıkacak, ancak rock her zaman tüm ihtişamıyla müzik dünyasının kralı olarak yerini koruyacak.
–50’lerden bu yanamüziğin gelişimini yakından yaşadınız. Bu dönemler için sizi en çok heyecanlandıran hangisidir?
– 1955 yılında Maybellene, sonrasında Roll Over Beethoven, Sweet Little Sixteen, Johnny B. Goode derken müzik endüstrisinin içinde rock’n roll’un önlenemez yükselişini yaşamak apayrı bir duyguydu. O dönemin saf heyecanları, aynı yolda savaştığımız dostlar… Bunların hiçbiri unutulmaz.
Kaynak : SABAH
Sevgili Retro Kültür sevenler,
Oldies Müzik sevenler,
Anılarını tekrar yaşamak isteyenler,
Yaşamadığı senelere hasret duyan gençler,
Mete Buyuran ile Oldies Radyo,
Mete Buyuran ile OldiesTurk ile harika zaman geçireceksiniz.
1950’li Yıllar, 1960’lı yıllar, 1970’li Yıllar, 1980’li Yılların unutulamaz melodileri ile ruhunuzu güzelleştirmeye hazırım.
Arka KapakMarilyn Monroe’yla ilgili her şeyi bildiğinizi düşünüyorsanız… Bir daha düşünün. Dünyaca ünlü biyografi yazarı J. Randy Taraborrelli, Marilyn Monroe efsanesini gün yüzüne çıkarıyor ve dünyanın en ebedi ve gizemli ikonuyla ilgili şaşırtıcı gerçekleri açıklıyor. MARILYN MONROE VE BİLİNMEYEN HAYATI Norma Jeane Baker, 1950’lerde, meşhur Marilyn Monroe olduğunda, annesi Gladys Baker’ın öldüğünü ya da artık hayatının bir parçası olmadığını söylüyordu. Fakat ikisi de doğru değildi. Aslında, Marilyn’in akıl hastası annesi hep hayatındaydı ve genç yıldız, kendi efsanesine doğru yol alırken geri planda daima karmaşık aile ilişkileri vardı. Ki bu hikaye şimdiye dek hiç anlatılmadı… Taraborrelli, çığır açacak çalışmasında, annesi, üvey annesi ve yasal hamisi de dahil, ünlü aktrisin hayatında etkili olan tüm kadınların detaylı ve gerçek portrelerini çiziyor. Annesinin ağır paranoyak şizofrenisiyle uğraşmak zorunda kalan dünyaca ünlü bir kızın yürek burkan hikayesini, adı sonsuza kazınırken kendini yok edişini anlatıyor.
Taraborrelli, ayrıca Marilyn’in gerçek babasının ve asla tanımadığı üvey erkek kardeşinin kimliklerini, Marilyn’in Kennedy ailesiyle bağını, Jack ve Bobby’yle ilişkisini, Pat Kennedy Lawford’la yakın arkadaşlığını daha önce hiç görülmemiş kanıtlarla açıklıyor. MARILYN MONROE VE BİLİNMEYEN HAYATI, aktrisin daha önce hiç yayınlanmamış fotoğrafları, kişisel yazışmaları, şimdiye dek yazılan en eksiksiz filmografisi, kapsamlı aile ve tıp dosyaları, Gizli Servis ve FBI röportajlarıyla dünyanın gelmiş geçmiş en etkileyici kadınının hikayesini yeniden manşetlere taşıyor. 20. yüzyılın en büyüleyici ve anlaşılması zor efsanelerinden birinin hayatı hakkındaki son sözler bu tartışma yaratıcı, açıklayıcı ve dokunaklı biyografide saklı. J. Randy Taraborrellı, Elizabeth; Jackie, Ethel, Joan: Women of Camelot; Sinatra: A Complete Life; Call Her Miss Ross ve Michael Jackson: The Magic and the Madness gibi New York Times çoksatarlarının yazarıdır ve daha pek çok ses getiren yayına katkıda bulunmuştur.
Yazar:J. Randy Taraborrelli
Çevirmen:Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Sayfa Sayısı: 616
Dili: Türkçe
Yayınevi: Artemis Yayınları
Evet sevgili okuyucular, bir zaman önce söz verdiğim üzere, eski zaman yıldızlarının ikinci bölümü nihayet huzurlarınızda. Ayrımı, ilk parladıkları yıllara göre almaya çalışsam da tabii ki aslında bu biraz karışık bir kronoloji, zira 1940′ların yıldızları 1950′lerde de var veya tam tersi falan filan. Gerçi ben yine de öbür 40′lar listesindeki kadınları daha bir seviyorum sanırım ama olsun… Neyse, işte böyle… Buyrun bakalım.
10. Joan Collins (1933 – )
“The problem with beauty is that it’s like being born rich and getting poorer. “
Bugün kaç yaşında, hala filmlerde oynayan, hala bakımlı, hala hoş bir kadın olarak zaten bilirsiniz Joan Collins’i. Londra doğumlu bu yıldızımız sinema hayatına 17 yaşında atılıyor. Birkaç filmden sonra 1954′te 20th Century Fox kızımıza “sen gel bakayım yamacıma” diyor ve anlaşma imzalanıyor.
Daha çok bir pin-up kızı olarak, zamanın Londra’sını domine ediyor. 1970′lerde ise softcore olaylarına giriyor. Sonra işte James Bond’du, hepimizin bildiği pembe dizilerden Hanedan’dı filan derken, gündemden hiç düşmemeyi de başarıyor. Bugünlerde ise sit-com’larda misafir oyuncu olarak sık sık karşımıza çıkıyor.
Kendisi ayrıca Warren Beatty abimizin de eski nişanlısı olur. Yengeniz olur yani, evet!! Gerçi sanırım Warren Beatty ile nişanı attıktan sonra 4 kez filan evlenip, boşanmış.
Politik molitik de bi abla, biraz daha muhafazakar kanattan. Enteresan aslında.
09. Kim Novak (1933 – )
“I had a lot of resentment for a while toward Kim Novak. But I don’t mind her anymore. She’s okay. We’ve become friends. I even asked her before this trip for some beauty tips.”
Eh zamanın Grace Kelly’si varsa, bir de diğer soğuk sarışınımız Kim Novak var tabii. En çok Hitchcock’un Vertigo‘sundan hatırlayacağınız 1933 doğumlu Novak, Çek asıllı bir ailenin kızı. Liseyi bitirince modellik yapmaya başlıyor ve çeşitli işlerin ardından, 21 yaşında sinemaya adım atıyor. Enteresan bir tesadüf olarak, Kim Novak’ın da gerçek ismi Marilyn ama aynı anda iki Marilyn olmaz denince, “Kim” adını alıyor.
Sinemada çok çok parlak bir kariyeri olmasa da, Vertigo’da Hitchcock’un çok da beğenmediği performansı ile unutulmazlar arasına giriyor. Daha sonrasında ise bir düşüş yaşıyor. Bu dönemde Breakfast at Tiffany’s gibi filmler için kendisine gelen teklifleri reddediyor. Sonradan pişman olmuş mudur bilinmez.
Kendisi hala hayatta ve sanırım Kaliforniya’da at ve lama yetiştirmekte.
08. Jayne Mansfield (1933 – 1967)
“A 41-inch bust and a lot of perseverance will get you more than a cup of coffee – a lot more.”
1933 doğumlu bu sarışın yıldız, büyük göğüsleri ve seksi duruşuyla parladığı yılların en büyük seks bombalarından biri oldu. Kimilerine göre Marilyn’in daha seksi ve incelikten yoksun alternatifi olarak sunulan Mansfield, bu aşırı yüklü seksapeli yüzünden oyuncu olarak çok da fazla ciddiye alınamadı. Bunun sonucunda da kariyeri giderek kötü ve ucuz filmlere doğru ilerledi. Oysaki kendisinin oldukça zeki (163 IQ) bir kadın olduğu da bilinmekte… Ah bu film endüstrisi, az mı güzel ve yetenekli kadının hakkını yemiş! Peh.
17 yaşındayken evlenen ve bir bebek sahibi olan yıldızın toplam 5 çocuğu oldu. Kendisi 1967 yılında bir trafik kazasında, henüz 34 yaşındayken hayatını kaybetti. Kaza o kadar vahşi bir kazaydı ki, uzunca bir süre, Jayne’in sarı peruklarından birini ön konsolda gösteren bir olay yeri fotoğrafı nedeniyle Mansfield’in kazada kafasının koptuğu yönünde şehir efsaneleri aldı yürüdü.
07. Sophia Loren (1934 – )
“Sex appeal is 50% what you’ve got and 50% what people think you’ve got.”
Eveeet, huzurlarınızda İtalyan ateşisi Sofia… Benim zevkime göre fazla kaba saba, fazla kocaman bir seksapeli var esasında bu kadının ama var, inkar edemem. Kocaman derken de ne bileyim, 2 metreymiş bu kadın gibi hissediyorum gördüğümde, aslında 1.74 kendisi. Kısa değil ama zannettiğim kadar da godzilla değil yani.
Neyse efendim, kendisi gayrı meşru bir çocuk olarak dünyaya geliyor ve Napoli’nin gecekondu mahallerinde cılız bir kız çocuğu olarak (evet evet, cılız dedim, doğru duydunuz) büyüyor. Sonra, birkaç önemsiz rolden sonra kendisinden hayli büyük yönetmen Carlo Ponti ile tanışıyor ve nihayetinde evleniyor. İşte böylece sinema kariyeri de atağa kalktı.
Kendisi dolgun vücudu ve seksi hatlarını filmlerde göstermekten ve çıplak rollerden kaçınmamakla birlikte, kamera önünde çıplak olmaya çok da bayılmadığını ifade etmiş, ve netekim bir süre sonra soyunma işine paydos demiştir. Yine de tabii seks bombası olmaktan kurtarmamıştır bu kendisini. Ama Mansfield’in aksine, Loren, oyunculuk yeteneğiyle de beğeni toplayabilmiştir. 1960′da La Ciociara filmindeki rolü ile Oscar’ı da kapmıştır.
Sophia Loren de tıpkı Joan Collins gibi, bugün 70 küsür yaşlarında, hala pek hoş bir kadın olarak, filmlerde rol almaya devam etmektedir. Kendisi, 2007 yılında 72 yaşındayken Pirelli takvimi için poz bile vermiştir! Hatta hemen gösterelim:
06. Elizabeth Taylor (1932 – )
“Success is a great deodorant. It takes away all your past smells.”
Ay açık konuşmak gerekirse, hiç de sevmem bu kadını ben. E niye koydun listeye, hem de 6 numaraya derseniz, cevabım basit: Hak yememek için. Sonuçta sevilen, beğenilen, oyuncu olarak takdir edilen bi kadın kendisi ne de olsa.
Neyse efendim, menekşe gözleriyle tanınan bu yıldızımız, listedeki formunu korumuş Sofia ve Joan’ın aksine huysuz ve çökmüş, film dünyasından elini eteğini çekmiş, zengin bir ihtiyar teyze olarak hayatını sürdürmektedir. 12 yaşında atıldığı film piyasasında sayısız rol oynamış, sayısız da kocaya imza atmıştır. 7′diydi galiba.
Ahahah sevmiyorum ya bu kadını, nasıl uyuz anlatıyorum bak, çok fena bi insanım galiba… Neyse efendim, bu ablamızın en bilinen filmlerinden biri tabii ki Cleopatra‘dır. Kendisinin 2 oscar’ı bulunmaktadır. Rahmetli Michael Jackson’la da hayli kanka oldukları bilinmektedir. Ayrıca alkolizmle boğuşmaktadır. Ve bana hep çok antipatik gelmiştir. Keşke 6 numaraya koymasaydım ama koymuş bulundum bi kere. Napalım.
05. Natalie Wood (1938 – 1981)
“You get tough in this business, until you get big enough to hire people to get tough for you. Then you can sit back and be a lady.”
6 numaramızın aksine, 5 numaradaki yıldızımızı çok severim mesela. West side story ve Rebel without a cause filmlerinden en güzel hallerini hatırlayacağınız Natalie Wood, sadece sempatikliği ve güzelliğiyle değil, oyunculuk yeteneğiyle de takdir toplamış bir insandır.
İki Rus göçmenin kızı olan Wood, çocuk oyuncu olarak, henüz küçücük bir kızken film kariyerine başlamış ve 43 yaşında hayatını kaybedene kadar da aktif olarak filmlerde rol almıştır. Ölüm hikayesi ise hayli hazin ve spekülatif bir hikayedir.
Kocası ve bir arkadaşlarıyla denize açılan Wood, okyanusa düşmüş ve boğularak can vermiştir. İyi bir yüzücü olmasına rağmen olay sırasında aşırı alkollü olmasının boğulmaya sebep olduğu söylenir. Enteresan bir dipnot ise şu: Annesinin anlattığına göre, Natalie’nin çocukluğunda bir falcı ona boğularak öleceğini söylediğinden, tüm hayatı boyunca bu konuyla ilgili kabuslar görmüştür. Ve hatta bakınız 1981′de ne demiş: “I’ve always been terrified, still am, of water — dark water or sea water, or river water or whatever.” İroni dedikleri bu olmalı…
Kendisi ayrıca bir dönem Elvis ile çıkmıştır.
04. Grace Kelly ( 1929 – 1982) )
“Hollywood amuses me. Holier-than-thou for the public and unholier-than-the-devil in reality.”
Zengin bir ailenin kızı olan Grace Kelly, genç yaşta oyuncu olmayı kafasına koymuş ve okulu bitirir bitirmez Broadway’in yolunu tutmuş. Modellik yaptığı bu günlerde, Broadway’de sahneye çıkarak oyunculuk konusunda ilk adımları da böylece atmış. 22 yaşındayken ise keşfedilmiş ve film dünyasına girmiş.
En bilinen ve kendisini yıldızlığa taşıyan filmleri arasında Mogambo ve tabii ki Rear Window, Dial M for Murder gibi Hitchcock klasikleri yer almakta. Kendisi 1956′da son filmini çektikten sonra Monako prensi Rainier ile evlenerek oyunculuğu bırakıyor. Ondan sonrası ise saray hayatı, aristokrasi ve çocukları… Hatta o çocuklardan Stephanie’yi bir dönemin çocukları gayet iyi tanır.
Neyse efendim, bu güzeller güzeli, sarışın soğuk prenses, 1982 yılında, henüz 52 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybediyor. Peri masalının sonu hayli hazin oluyor.
03. Brigitte Bardot (1934 – )
“I have always adored beautiful young men. Just because I grow older, my taste doesn’t change. So if I can still have them, why not?”
Ve tanrı kadını yarattı: Huzurlarınızda Brigitte Bardot. Henüz 15 yaşındayken, dillere destan güzelliği dikkatleri çekince, modellik yapmaya başlayan Bardot, buradan da film piyasasına giriş yapıyor. Yönetmen Roger Vadim‘in de dikkatini çekiyor tabii ve 18 yaşına basar basmaz, kendisiyle evleniyor.
Amerika bu seksi, Fransız güzelinin büyüsüne kapılmıyor mu? kapılıyor elbette. Kendisine “gel burda da film çek” filan deniyor, ki çekiyor da ama esas olayı Fransa’da kalıyor. Tabii ki en bilinen, en meşhur filmi “Et Dieu crea la femme – And god created woman.”
4 kere evlenen Bardot, ayrıca Serge Gainsbourg ile yaşadığı büyük aşkla da biliniyor. Hatta meşhur “je t’aime moi non plus” şarkısındaki iç gıcıklayıcı vokaller kendisinin. Lakin şarkı kaydedildikten sonra Bardot, vazgeçiyor ve Gainsbourg aynı şarkıyı, farklı iç çekişlerle Jane Birkin ile bir daha kaydediyor. Dinlemek için tıktık.
Kendisi hala hayatta. Lakin o da hayli çökmüş durumda. Her şeyden elini eteğini çekti, hayvan haklarına adadı kendisini. Biraz kafayı üşütmüş gibi bir hali yok değil açıkçası uzunca bir süredir.
02. Audrey Hepburn (1929 – 1993)
“My look is attainable. Women can look like Audrey Hepburn by flipping out their hair, buying the large sunglasses, and the little sleeveless dresses.”
Gerisayımda sona gelirken, listede hiç de şaşırtıcı isimler yok. Gerçi bir ve iki numara arasında çok kaldım ama sonunda %51-49 oy oranıyla, böyle olması gerektiğine karar verdim. Yarın yapsam listeyi belki de Audrey bir numarada olur, bilemiyorum. Neyse… Konuya geçelim.
Günümüzde bile bir stil ikonu olarak anılan Audrey, esasında zengin bir bankacı ile bir baronesin kızı. Yani hafiften bir aristokrat durumları var. Kendisi anne ve babasının boşanmalarının akabinde, annesinin peşinden Londra senin, Hollanda benim gezerken, modellik yapmaya başlıyor. Zerafeti ve ince güzelliği, 1948 yılında yapımcılar tarafından fark edilince de film piyasasına giriyor. Avrupa’da ufak tefek filmlerden sonra kapağı Amerika’ya atıyor ve Audrey efsanesi böylece doğuyor.
My Fair Lady, Brakfast at Tiffany’s, Roman Holiday gibi pek çok sevilen film… Bir sürü ödül… ve ölümünden sonra bile stiliyle, duruşuyla takip edilen bir kadın…
1980′lere gelindiğinde film işlerini yavaşlatıp, Unicef’in gönüllü barış elçisi oluyor ve 1993 yılına kadar Güney Amerika ve Afrika’daki çocuklara yardım etmek için çalışıyor. 1993 yılında kanser nedeniyle hayatını kaybediyor.
01. Marilyn Monroe (1926 – 1962)
“A career is wonderful, but you can’t curl up with it on a cold night.”
Ve eveeeet…. bir numaramız! Marilyn Monroe. Şaşırdınız mı? Bence şaşırmadınız? Sonuçta başka kim olabilirdi ki?
Hakkında yapılan dedikodular hala bitmeyen, taklitleri bitip tükenmeyen, genç yaşta ölmüş bir efsane: MM. Chanel no. 5, Kennedy, kısık sesi, beyaz elbisesi, sarı saçları, aşkları, miyop olması… Bitmeyen bir hikayeler ve anektodlar yumağı.
Norma Jean ismiyle dünyaya gelen Marilyn, biraz bozuk bir aile düzeninin ürünü esasında. Ruhsal sorunları olan annesinin sürekli hastaneye girip çıkması nedeniyle, Norma Jean yetimhanelerde ya da koruyucu ailelerin yanında büyüyor. Henüz 16 yaşındayken de 21 yaşındaki bir genç ile ilk evliliğini yapıyor. 4 yıl sonra boşandıklarında, Marilyn modellik kariyerine başlamış bile.
Marilyn, nihayet 1947 yılında ilk filminde rol alıyor. Ancak 1951′e kadar pek de öyle adamakıllı bir başrol yok, daha çok yan rollerde güzelliğiyle dikkati çeken bir oyuncu… Monkey Business ve Gentlemen prefer blondes, marilyn için kariyerindeki dönüm noktaları oluyor diyebiliriz.
Bu sıralarda zaten en meşhur ilişkilerinden biri de başlıyor: Beyzbolcu Joe di Maggio. 8 aylık bir evlilikten sonra 1955′te Joe di Maggio ile ayrılıyorlar, Marilyn’in kariyeri ise kendisinin içki ve hap bağımlılığına rağmen devam ediyor. Yazar Arthur Miller’la olan beraberliği ve hatta evliliği de bundan kısa bir süre sonra başlıyor. Miller’dan da boşanınca depresyon nedeniyle, bir süre bir kliniğe yatan Monroe, 1962 yılında Something’s gotta give ile piyasaya geri dönüyor. Ancak sete gelmeyi ihmal etmesi, onun yerine Kennedy’nin doğum gününde şarkı söylemesi gibi sebeplerle stüdyo tarafından kovuluyor. Dean Martin’in ısrarı üzerine filme geri gelse de filmin çekimleri henüz başlamadan, Marilyn evinde yüksek dozda uyku ilacı almış olarak, henüz 36 yaşındayken ölü bulunuyor.
Olaya intihar dense de, delillerin yetersizliği, JFK bağlantıları filan bu zamana kadar bir soru işareti olarak akıllarda kalıyor.
Cenazesi eski kocası Joe diMaggio’ya teslime diliyor ve bundan sonraki 20 yıl boyunca diMaggio, Marilyn’in mezarına haftada 3 kere güller bırakıyor. Evet 20 yıl boyunca.
Çok hazin.
Evet efenim, bu listeyi de böylece bitirmiş bulunuyoruz. 1940′lar listemize bipolar teması hakimken bu listede daha çok trafik kazaları, evlenip-boşanmalar ve hazin aşk ilişkileri göze çarpıyor. Bu da böyle bir toplumsal değişim midir, nedir bilemedim. Neyse, bundan sonra 1960′ları yapar mıyım bilmiyorum, söz vermeyeyim ama belki bir gün diyeyim size… 60′lar bu kadar şaşalı değil sonuçta.
1930- 1950′li yıllar arasında parlamış Hollywoood yıldızlarının ışığına, havasına, nasıl derler aura’sına hastayım. Böyle sanki güzel olmanın dışında bu dünyadan değillermiş gibi bir zerafet, bir eda… Siyah-beyaz filmlerin etkisi midir, o zamanın kıyafetleri midir, o dönem Hollywood’unun görkemi midir nedir bilmiyorum bu etkiyi yaratan ama sanki günümüzün hiçbir güzel kadını ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o zamanın kadınlarının ışığını yakalayamazmış gibi geliyor bana. Sanki star kelimesi, bu kadınları anlatmak için doğmuş. Ulaşılmaz, soğuk, gerçek dışı güzellikte, sözlükte “glamour” kelimesinin yanında resmi olması gereken kadınlar bunlar… Buyrun, başlıyoruzzz! Bu arada, bu maddelememizde 1940′ları inceleyeceğiz efenim, sırada 1950′ler var, yani Marilyn nerede diye paniğe kapılmayın.
10. Veronica Lake (1919 – 1973)
“I wasn’t a sex symbol, I was a sex zombie”
Jessica Rabbit karakterinde de esinlenildiği söylenen, gözün önüne düşen iri dalgalı, uzun saçlar… Soğuk, mesafeli bir duruş. Veronica Lake denince ilk akla gelen şeyler olsa gerek. Her ne kadar fotoğraflarında o zamanın tüm kadınları gibi upuzun, selvi boylu gibi dursa da, aslında boyu sadece 1.51 imiş. Beni bu kadınlarla ilgili en şaşırtan şey bu galiba çünkü ben hepsini 1.80 gibi görüyorum nedense. “Larger than life” dedikleri efekt bu olsa gerek. Her neyse lafı dolandırmayayım, film noir’lardaki tehlikeli, soğuk kadın figürüne uygun görünümüyle bu genre’da rollerde oynamış ama sonradan komediye olan yatkınlığı da keşfedilmiş. Kendisini meşhur eden film 1941′deki I Wanted Wings filmi. Zaten kariyerinin en parlak dönemini de bunu izleyen 5 yıl içerisinde yaşamış. Efenim, hayatının son yıllarını alkolizmle boğuşarak geçiren yıldızımız, 54 yaşında hepatitten hayatını kaybetmiş.
09. Ginger Rogers (1911 – 1995)
“When you’re happy, you don’t count the years.”
Esasında rakibeleri göz önüne alındığında, onların efsanevi güzelliğine sahip bir oyuncu değil belki Ginger Rogers. Güzel değil sempatik derler ya, biraz öyle. Ama benim, hep Fred Astaire ile dans eden o imajı aklımda. Uçuşkan etekli, uzun bacaklı, zarif silüetiyle çok hoş bir kadın kesinlikle Ginger Rogers. Hatta bakınız Marilyn’in de en sevdiği oyunculardan biriymiş kendisi. Dönemin çoğu yıldızına göre uzun bir hayat yaşamış olan Ginger Rogers, bu uzun kariyere pek çok da film sığdırmış. En bilinen rolleri tabii ki, dediğim gibi Fred ile dans ettikleri müzikaller. Zaten yıldızlık mertebesine ulaşması da sonradan beraber 10 filmde oynayacağı Fred Astaire ile eşleştirilmesiyle oluyor ve bu sayede müzikal türünün en sevilen isimlerinden birine dönüşerek, dönemin en çok para kazanan oyuncularından biri haline geliyor. Bakınız o dönemki maaşının (sene 1938) 219 bin dolir olduğu raporlara geçmiş misela. Fred Astaire ile aralarının limoni olduğu da, yattıkları da rivayet edilenler arasında. Zannediyorum her iki dedikodu da kendisi tarafından yalanlanmış. Kendisi 83 yaşında, doğal sebeplerle hayatını kaybetmiş. Ve ayrıca Ginger da 5 metrelik bacakları varmış görünümüne rağmen, 1.63 boyunda imiş. Allah allah, TV kilo ekler derlerdi, bu kadınlarda boy uzatmış sankim?
08. Lauren Bacall (1924 – )
“I never believed marriage was a lasting institution . . . I thought that to be married for five years was to be married forever.”
Ah nihayet gerçekten uzun sayılabilecek bir kadın, göz yanılsaması değil, 174 yani. Eski bir model olan Lauren Bacall, seksi, buğulu sesiyle tanınıyor. Ayrıca kendisi listemizdeki tek, hala hayatta olan yıldızımız, alla uzun ömürler virsin. 1945′te ünlü oyuncu Humphrey Bogart ile evlenen ve Bogart’ın 1957′de kanserden ölmesine kadar kendisiyle evli kalan Bacall’ın daha sonra Frank Sinatra ile beraber olduğu bilinmekte. En meşhur filmleri arasında Bogart ile kamera karşısına geçtiği The Big Sleep, meşhur Agatha Christie adaptasyonu Murder on the Orient Express ve How to Marry a Millionaire yer alıyor. Sayısız filmde rol almış rol almış bu önemli yıldız, halen oyunculuk yapmaya devam ediyor.
07. Gene Tierney (1920 – 1991)
“Jealousy is, I think, the worst of all faults because it makes a victim of both parties.”
Listedeki bazı isimler kadar bilinen bir isim değil belki ama zamanının önemli yıldızlarından ve tüm zamanların en güzel kadınlarından biri kesinlikle. Kendisinin en bilinen filmi meşhur bir cinayet filmi olan Laura. Hafiften sosyetik bir ailenin kızı olan Tierney, oyunculuğa Broadway ile başlayıp, buradan Hollywood’a transfer olmuş. 1943′te hamileliği sırasında bir kadın hayranı ile tanışmasının hayatına büyük bir etkisi olmuş. Zira Tierney ile tanışmak için hastaneden kaçan ve rubella (kızamıkçık) virüsü taşıyan bu hayran, Tierney’e hamilelikte büyük tehlike arzeden bu virüsü bulaştırmış ve oyuncunun ilk çocuğunun ileri derecede engelli olarak doğmasına sebep olmuş. Hatta bu olayın Agatha Christie’ye meşhur romanı “Ve ayna kırıldı” için ilham verdiği rivayet ediliyor. Kızının rahatsızlığı nedeniyle hayatı boyunca depresyondan depresyona giren Tierney, ileriki zamanlarda manik depresif teşhisiyle hastaneye yatmış ve elektrik şoku görmüş. Hatta bundan sonra, elektrik tedavisinin hafızasına zarar verdiğini açıkça söyleyerek, şok tedavisinin en azılı düşmanlarından biri olmuş. Yeteneğine ve güzelliğine rağmen hastane günlerinden sonra pek fazla iş yapamayan oyuncu, 71 yaşında hayata veda etmiş.
06. Vivien Leigh (1913- 1967)
“It’s much easier to make people cry than to make them laugh.”
Rüzgar gibi geçti denince akla gelen kadın, Scarlett O’Hara ya da İhtiras Tramvayı ‘ndaki meşhur Blanche DuBois… Yani Vivien Leigh. İki Oscar sahibi bu yıldızın Oscar ödüllerinden birini kapı çarpmasın diye kullandığı rivayet ediliyor. Bipolar (manik depresif) olduğu bilinen yıldızımız, rahatsızlığı nedeniyle sette zor bir oyuncu olarak ün yapmış ve çok güzel olmasının oyunculuğunun önüne geçmesinden hep şikayet etmiş. Yine rahatsızlığı nedeniyle düzenli olarak elektrik şoku tedavisi gören Vivien, zor ama profesyonel bir oyuncu olarak, elektrik aldıktan sonra bile performansından hiçbir şey kaybetmez imiş. Hayatının uzun yıllarını manik depresif olması ve sonradan yakalandığı verem nedeniyle tedavilerle geçirmiş olan Leigh, hayatını 53 yaşında yine veremden kaybetmiş. Kendisi Oscar’lı bir Hollywood yıldızı olmasına rağmen, esasında Hollywood’a zıplamadan önce çok yetenekli bir tiyatro oyuncusu olarak addedilen bir İnciluz asilzadesi.
05. Frances Farmer (1913 – 1970)
“There comes a point when a dream becomes reality and reality becomes a dream.”
Çok sevdiğim bir kadın ve çok acıklı bir hikaye… Frances Farmer, Kurt Cobain’in “Frances Farmer will have her revenge on Seattle” şarkısındaki Frances, çok ama çok güzel, akıllı, yetenekli bir oyuncu ama Hollywood’un katı sisteminin, toplumun ve annesinin kurbanı olmuş bir kadın, yazık edilmiş bir kadın. Daha çocuk yaşlarda yazdığı “God dies” isimli kompozisyonuyla tanrıyı sorgulayan ve okulun kompozisyon yarışmasında birincilik kazanan Frances’in sıradışı bir kadın olacağı o zamandan belliymiş. Hollywood’un stüdyo sistemine hep direnen ama güzelliği nedeniyle sistemin hep içine çekilmek istenen Frances, açık açık stüdyoları eleştirmeye başlıyor, davetlere katılmıyor, parlak bir yıldız gibi görünmeyi reddediyor. Üstüne bir de alkoliklik derdi eklenince, Frances’in ruh sağlığı etrafta ve ailesinde soru işaretleri uyandırmaya başlıyor.
1942′de içkili araba kullanmaktan yakalanınca, tutuklanıyor ve kısa bir süre sonra akıl hastanesine gönderiliyor. Burada kendisine manik-depresif ve sonra paranoid-şizofren teşhisleri konuyor. Sonradan zararlı ve tehlikeli bir tadavi olduğu anlaşılsa da zamanın kabul gören çözümlerinden olan insülin şoku tedavisinin ardından hastaneden çıkıyor, sonra tekrar yatırılıyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Frances’in hayatı elektrik şoku tedavileri ve akıl hastaneleri arasında geçiyor. En son 32 yaşındayken, Frances yine bir sebepten tutuklanınca annesi tekrar bir hastaneye yatırıyor ve Frances hayatının 5 yılını bu hastanede geçiriyor. Bu hastane giriş-çıkışları arasında Frances’in velayetini tamamen alan anne ile de büyük kavgalar ve gerginlikler yaşanıyor. Frances Farmer’in bilinen ilk lobotomi hastalarından olduğu ve kendisine lobotomi uygulandığı rivayet edilmektedir. Fakat bu iddia, yalanlanmakla birlikte, Frances Farmer’in bir dönem yattığı Western State Hospital’in içler acısı korkunçlukta bir akıl hastanesi olduğu, hastaların o dönem insanlık dışı koşullarda kaldıkları ve Frances’in yıllar boyu düzenli olarak geçirdiği şok tedavileri bir gerçek. Lobotomi ise muamma… Hayatını anlatan “Frances” adlı filmde kendisini Jessica Lange oynuyor, seyrediniz.
04. Ava Gardner (1922- 1990)
“When I lose my temper, honey, you can’t find it any place.”
Güneyli bir kız olan Ava, güzelliği sayesinde abisinin bir fotoğraf çekimi sırasında MGM yetkilileri tarafından keşfedilir ve yıllar sürecek bir kontratın imazaları da böylece atılır. Çevirdiği pek çok filme ve sonradan Güneyli köylü kız havasını üzerinden atıp, karizmatik Ava’ya dönüşmesine rağmen kariyeri boyunca yeteneği konusunda kendine güvensizlik duymuştur.En bilinen filmi Mogambo ile Oscar adaylığı kazanan oyuncu, Oscar’ı kendisinden sonraki kuşaktan olan Audrey’e kaptırmıştır. Hüsranla sonuçlanan iki evlilikten sonra, meşhur Frank Sinatra ile 1951 yılında çalkantılı bir evlilik yapan Ava, bu evliliğinden de umduğunu bulamayınca; özel hayatındaki tatminsizlik ve kariyerinden duyduğu hayalkırıklığı gibi nedenlerle, 1955′te İspanya’ya, oradan da Londra’ya taşınmış, kariyerine uzaktan ve biraz da mecburen devam etmiştir. Her ne kadar kariyerinde kendini hedeflediği yere ulaşamamış gibi görse de pek çokları için Ava, çok önemli bir yıldızdır ve hala dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak görülmektedir.
1986′da kısmi felç geçiren ve yatalak hale gelen Ava’nın tüm masraflarını Frank Sinatra karşılamıştır. Ava amfizem nedeniyle hayatını kaybedince, Sinatra’nın çok sarsıldığı, hatta kızlarının onu odasında gözyaşları içinde, konuşamaz bir halde bulduğu söyleniyor. Her ne kadar yürümemiş bir evlilik de olsa, Ava’nın Sinatra’nın hayatının aşkı ve pek çok şarkısının esin perisi olduğu söylenmekte….
03. Rita Hayworth (1918 – 1987)
“Men fell in love with Gilda, but they wake up with me.”
Dansçı bir ailenin dansçı kızı olan Rita, herkesin hafızasına Gilda ‘daki uzun siyah elbisesiyle şarkı söyleyen, kızıl saçlı, seksi haliyle kazınmıştır. Bu seksi, tehlikeli imajı hem ondan sonra gelen kızıl saçlı kadınlara “kızıl saç = cazibe” etkisini sağlamış, hem de kendisinin Film Noir’lar için aranan bir oyuncu olmasını sağlamıştır. Filmlerinde yarattığı seksi aura’nın aksine, özel hayatında içine kapanık ve çekingen bir kadın olan Hayworth, bunu dile getirmekten de çekinmemiş, hatta kendisinde aşağılık kompleksi olduğunu bile beyan etmiştir. Öyle bir kadın ve aşağılık kompleksi… İnsanoğlu garip işte, napıceksınız… Hayatı boyunca mutlu bir yuva hayali kurduğu söylenen Rita’nın, biri meşhur yönetmen Orson Welles ile olmak üzere, boşanmayla sonuçlanan 5 evliliği olmuş.
Rita da dönemindeki pek çok yıldız gibi, hayatı boyunca alkol sorunuyla boğuşmuş, bu nedenle Alzheimer hastası olduğu bile uzunca bir süre anlaşılamamıştır. 1960′da ilk belirtileri veren Alzheimer, uzunca bir süre “aman alkolik işte” diye geçiştirilmiş, en nihayetinde 1980′de teşhis konmuş ve Rita 1981′de tamamen kızına bağımlı hale gelmiştir ve bu 1987′de ölene kadar böyle sürmüştür.
02. Katharine Hepburn (1907 – 2003)
“Life is hard. After all, it kills you.”
Efenim sırada, çok hoş, çok akıllı, çok cingöz, çok güzel bir yıldızımız var: büyük oyuncu Katherine Hepburn. Eğitimli bir ailenin kızı olan Hepburn (Audrey ile hiçbir akrabalığı yok), ailesi tarafından hep kendisini ifade etmesi yönünde telkin edildiğinden olsa gerek, kendisinden quote seçerken oldukça zorlandım. O kadar çok, o kadar güzel, o kadar sarkastik özlü sözler etmiş ki kendisi, hepsini almaya değer aslında buraya, buyrun mesela tık tık.
Kendisinin hayatındaki en acı olaylardan biri, 14 yaşındayken çok sevdiği ve yakın olduğu erkek kardeşinin kendisini asması. Hepburn, bu olaydan sonra, yıllar boyunca kardeşinin doğum günü olan 8 kasım’ı kendi doğum günü olarak kutlamış. Hepburn’ü Hepburn yapan ise başta bahsettiğimiz zeka ve kendisi olma güdüsü. Tipik bir Hollywood yıldızı olmayı reddeden Hepburn, kalıplara sığmayan görünümü, tarzı, makyajsız yüzü, ettiği laflar ile atipik bir yıldız olarak Hollywood çevrelerinde farklılığını göstermiş, hatta bir zaman boyunca büyük tepki toplamış. Hepburn, 1942′de Spencer Tracy ile ilk kez kamera karşısına geçtikten sonra, aralarındaki kimya farkedilmiş ve tam 8 filmde ikili olarak rol almışlar ve Hepburn-Tracy efsanesi ve büyük aşkı böylece doğmuş. Koyu bir katolik olan Tracy eşinden boşanmayı reddetse de aralarındaki aşk yıllar boyunca devam etmiş. Hatta bu nedenle, yüreği kaldırmayacağından olsa gerek Hepburn, Tracy ölmeden birlikte çevirdikleri son film olan Guess, Who’s Coming to Dinner‘ı seyretmeyi hep reddetmiş. En çok Oscar alan kadın oyuncu olarak Guinnes rekorlar kitabına geçen bu çok önemli oyuncu, 93 yaşında hayata veda etmiş.
01. Ingrid Bergman (1915 – 1982)
“I’ve gone from saint to whore and back to saint again, all in one lifetime.”
En sevdiğim Hollywood yıldızının İsveçli olması komik aslında ama evet, Ingrid’ciğimiz Stockholm’de doğmuş, büyümüş, güzeller güzeli bir İskandinav dilberidir. 17 yaşında oyunculuğa başlayan Bergman, önce İsveç Kraliyet Tiyatro’sunda rol almış, sonra birkaç İsveç filminde oynamıştır. Nihayetinde Amerikalı bir yapımcı Bergman’ı faketmiş ve kaptığı gibi Ameriga’ya götürmüştür. Dönemin yıldızlarından ve Amerika’nın alıştığından farklı, egzotik güzelliği ve oyunculuk yeteneği sayesinde Ingrid hemen patlamış ve bundan sonra İsveç ve Avrupa ile ABD arasında mekik dokuyarak pek çok filmde rol almıştır. Elbette ki en bilinen filmi Humphrey Bogart ile karşılıklı döktürdükleri Casablanca‘dır. Katharine Hepburn’den sonra en çok Oscar adaylığına sahip oyuncu da yine Ingrid’dir. Ayrıca İsveç’in de medarı iftiharıdır. Benim de en sevdiğim eski dönem yıldızıdır. Ayrıca, kendisi 175 boyunda bir İsveçli olduğundan Bogart dahil pek çok oyuncu kendisinden kısa kalmıştır.
Ingrid Bergman, 1949′da Stromboli filminde çalışmak üzere, meşhur İtalyan yönetmen Roberto Rosselini ile tanışmış, yetmemiş bi de kendisinden hamile kalmıştır. Muhafazakar Amerikan halkı bu nedenle kendisini çok kınamış ve büyük bir skandal çıkmıştır. Nihayetinde Rosselini ile evlenen Bergman, neyse ki bir daha hamile kalmış ve dünyaya kendisinden bi tane daha klonlayıp bırakmış, adını da Isabella Rossellini koymuştur. Pek çok filmin ardından 68 yaşında, kanserden hayata gözlerini yummuştur, İsveç’te kemanla çalınan bir “As time goes by” eşliğinde, külleri denize bırakılarak vedasını etmiştir.
Bu kadınların hayatlarına bakınca, pek çoğunun sorunlu, acı dolu hayatlar yaşadığı göze çarpıyor. Hüzün müdür bu kadınları böylesine güzelleştiren, bilemiyorum, belki de… Ama işte seviyorum o zamanların ışığını. Belki de o yüzden bana “eski kadınlara benziyosun” diyince insanlar seviniyorum, zira eğer bu kadınların taşıdıkları havanın yüzde birini taşıyabiliyorsam, daha ne isterim len. Gerçi belki de acaba ben kendim eski kadınlara benzetiliyorum diye mi seviyorum bu kadınları, el mahkum, mecburen, kendimizi sevelim kampanyası çerçevesinde yani? Yok sanmam, kendim ultra modern, bağyan fütüristik gibi bile görünsem yine de severdim bu kadınları. Neyse efenim, 1940′lar böylelikle bitti. Dediğim gibi bir dahakinde 50′lere değineceğiz.
Not: “Audrey Hepburn nerde layyyyn!” demeyin. elbette ki unutmadık onu da kendisi çok arada kaldı, buraya mı 50′lere mi alayım bilemedim, sonunda dönemleri oyuncuların yaşlarına göre değil, ilk filmlerini çektikleri, patlamayı yaptıkları döneme göre belirlemeye karar verip, Audrey’i 50′lere almayı seçtim. Yani o da çok yakında sinemalarda…























