Evet sevgili okuyucular, bir zaman önce söz verdiğim üzere, eski zaman yıldızlarının ikinci bölümü nihayet huzurlarınızda. Ayrımı, ilk parladıkları yıllara göre almaya çalışsam da tabii ki aslında bu biraz karışık bir kronoloji, zira 1940′ların yıldızları 1950′lerde de var veya tam tersi falan filan. Gerçi ben yine de öbür 40′lar listesindeki kadınları daha bir seviyorum sanırım ama olsun… Neyse, işte böyle… Buyrun bakalım.
10. Joan Collins (1933 – )
“The problem with beauty is that it’s like being born rich and getting poorer. “

Bugün kaç yaşında, hala filmlerde oynayan, hala bakımlı, hala hoş bir kadın olarak zaten bilirsiniz Joan Collins’i. Londra doğumlu bu yıldızımız sinema hayatına 17 yaşında atılıyor. Birkaç filmden sonra 1954′te 20th Century Fox kızımıza “sen gel bakayım yamacıma” diyor ve anlaşma imzalanıyor.
Daha çok bir pin-up kızı olarak, zamanın Londra’sını domine ediyor. 1970′lerde ise softcore olaylarına giriyor. Sonra işte James Bond’du, hepimizin bildiği pembe dizilerden Hanedan’dı filan derken, gündemden hiç düşmemeyi de başarıyor. Bugünlerde ise sit-com’larda misafir oyuncu olarak sık sık karşımıza çıkıyor.
Kendisi ayrıca Warren Beatty abimizin de eski nişanlısı olur. Yengeniz olur yani, evet!! Gerçi sanırım Warren Beatty ile nişanı attıktan sonra 4 kez filan evlenip, boşanmış.
Politik molitik de bi abla, biraz daha muhafazakar kanattan. Enteresan aslında.
09. Kim Novak (1933 – )
“I had a lot of resentment for a while toward Kim Novak. But I don’t mind her anymore. She’s okay. We’ve become friends. I even asked her before this trip for some beauty tips.”

Eh zamanın Grace Kelly’si varsa, bir de diğer soğuk sarışınımız Kim Novak var tabii. En çok Hitchcock’un Vertigo‘sundan hatırlayacağınız 1933 doğumlu Novak, Çek asıllı bir ailenin kızı. Liseyi bitirince modellik yapmaya başlıyor ve çeşitli işlerin ardından, 21 yaşında sinemaya adım atıyor. Enteresan bir tesadüf olarak, Kim Novak’ın da gerçek ismi Marilyn ama aynı anda iki Marilyn olmaz denince, “Kim” adını alıyor.
Sinemada çok çok parlak bir kariyeri olmasa da, Vertigo’da Hitchcock’un çok da beğenmediği performansı ile unutulmazlar arasına giriyor. Daha sonrasında ise bir düşüş yaşıyor. Bu dönemde Breakfast at Tiffany’s gibi filmler için kendisine gelen teklifleri reddediyor. Sonradan pişman olmuş mudur bilinmez.
Kendisi hala hayatta ve sanırım Kaliforniya’da at ve lama yetiştirmekte.
08. Jayne Mansfield (1933 – 1967)
“A 41-inch bust and a lot of perseverance will get you more than a cup of coffee – a lot more.”

1933 doğumlu bu sarışın yıldız, büyük göğüsleri ve seksi duruşuyla parladığı yılların en büyük seks bombalarından biri oldu. Kimilerine göre Marilyn’in daha seksi ve incelikten yoksun alternatifi olarak sunulan Mansfield, bu aşırı yüklü seksapeli yüzünden oyuncu olarak çok da fazla ciddiye alınamadı. Bunun sonucunda da kariyeri giderek kötü ve ucuz filmlere doğru ilerledi. Oysaki kendisinin oldukça zeki (163 IQ) bir kadın olduğu da bilinmekte… Ah bu film endüstrisi, az mı güzel ve yetenekli kadının hakkını yemiş! Peh.
17 yaşındayken evlenen ve bir bebek sahibi olan yıldızın toplam 5 çocuğu oldu. Kendisi 1967 yılında bir trafik kazasında, henüz 34 yaşındayken hayatını kaybetti. Kaza o kadar vahşi bir kazaydı ki, uzunca bir süre, Jayne’in sarı peruklarından birini ön konsolda gösteren bir olay yeri fotoğrafı nedeniyle Mansfield’in kazada kafasının koptuğu yönünde şehir efsaneleri aldı yürüdü.
07. Sophia Loren (1934 – )
“Sex appeal is 50% what you’ve got and 50% what people think you’ve got.”

Eveeet, huzurlarınızda İtalyan ateşisi Sofia… Benim zevkime göre fazla kaba saba, fazla kocaman bir seksapeli var esasında bu kadının ama var, inkar edemem. Kocaman derken de ne bileyim, 2 metreymiş bu kadın gibi hissediyorum gördüğümde, aslında 1.74 kendisi. Kısa değil ama zannettiğim kadar da godzilla değil yani.
Neyse efendim, kendisi gayrı meşru bir çocuk olarak dünyaya geliyor ve Napoli’nin gecekondu mahallerinde cılız bir kız çocuğu olarak (evet evet, cılız dedim, doğru duydunuz) büyüyor. Sonra, birkaç önemsiz rolden sonra kendisinden hayli büyük yönetmen Carlo Ponti ile tanışıyor ve nihayetinde evleniyor. İşte böylece sinema kariyeri de atağa kalktı.
Kendisi dolgun vücudu ve seksi hatlarını filmlerde göstermekten ve çıplak rollerden kaçınmamakla birlikte, kamera önünde çıplak olmaya çok da bayılmadığını ifade etmiş, ve netekim bir süre sonra soyunma işine paydos demiştir. Yine de tabii seks bombası olmaktan kurtarmamıştır bu kendisini. Ama Mansfield’in aksine, Loren, oyunculuk yeteneğiyle de beğeni toplayabilmiştir. 1960′da La Ciociara filmindeki rolü ile Oscar’ı da kapmıştır.
Sophia Loren de tıpkı Joan Collins gibi, bugün 70 küsür yaşlarında, hala pek hoş bir kadın olarak, filmlerde rol almaya devam etmektedir. Kendisi, 2007 yılında 72 yaşındayken Pirelli takvimi için poz bile vermiştir! Hatta hemen gösterelim:

06. Elizabeth Taylor (1932 – )
“Success is a great deodorant. It takes away all your past smells.”

Ay açık konuşmak gerekirse, hiç de sevmem bu kadını ben. E niye koydun listeye, hem de 6 numaraya derseniz, cevabım basit: Hak yememek için. Sonuçta sevilen, beğenilen, oyuncu olarak takdir edilen bi kadın kendisi ne de olsa.
Neyse efendim, menekşe gözleriyle tanınan bu yıldızımız, listedeki formunu korumuş Sofia ve Joan’ın aksine huysuz ve çökmüş, film dünyasından elini eteğini çekmiş, zengin bir ihtiyar teyze olarak hayatını sürdürmektedir. 12 yaşında atıldığı film piyasasında sayısız rol oynamış, sayısız da kocaya imza atmıştır. 7′diydi galiba.
Ahahah sevmiyorum ya bu kadını, nasıl uyuz anlatıyorum bak, çok fena bi insanım galiba… Neyse efendim, bu ablamızın en bilinen filmlerinden biri tabii ki Cleopatra‘dır. Kendisinin 2 oscar’ı bulunmaktadır. Rahmetli Michael Jackson’la da hayli kanka oldukları bilinmektedir. Ayrıca alkolizmle boğuşmaktadır. Ve bana hep çok antipatik gelmiştir. Keşke 6 numaraya koymasaydım ama koymuş bulundum bi kere. Napalım.
05. Natalie Wood (1938 – 1981)
“You get tough in this business, until you get big enough to hire people to get tough for you. Then you can sit back and be a lady.”

6 numaramızın aksine, 5 numaradaki yıldızımızı çok severim mesela. West side story ve Rebel without a cause filmlerinden en güzel hallerini hatırlayacağınız Natalie Wood, sadece sempatikliği ve güzelliğiyle değil, oyunculuk yeteneğiyle de takdir toplamış bir insandır.
İki Rus göçmenin kızı olan Wood, çocuk oyuncu olarak, henüz küçücük bir kızken film kariyerine başlamış ve 43 yaşında hayatını kaybedene kadar da aktif olarak filmlerde rol almıştır. Ölüm hikayesi ise hayli hazin ve spekülatif bir hikayedir.
Kocası ve bir arkadaşlarıyla denize açılan Wood, okyanusa düşmüş ve boğularak can vermiştir. İyi bir yüzücü olmasına rağmen olay sırasında aşırı alkollü olmasının boğulmaya sebep olduğu söylenir. Enteresan bir dipnot ise şu: Annesinin anlattığına göre, Natalie’nin çocukluğunda bir falcı ona boğularak öleceğini söylediğinden, tüm hayatı boyunca bu konuyla ilgili kabuslar görmüştür. Ve hatta bakınız 1981′de ne demiş: “I’ve always been terrified, still am, of water — dark water or sea water, or river water or whatever.” İroni dedikleri bu olmalı…
Kendisi ayrıca bir dönem Elvis ile çıkmıştır.
04. Grace Kelly ( 1929 – 1982) )
“Hollywood amuses me. Holier-than-thou for the public and unholier-than-the-devil in reality.”

Zengin bir ailenin kızı olan Grace Kelly, genç yaşta oyuncu olmayı kafasına koymuş ve okulu bitirir bitirmez Broadway’in yolunu tutmuş. Modellik yaptığı bu günlerde, Broadway’de sahneye çıkarak oyunculuk konusunda ilk adımları da böylece atmış. 22 yaşındayken ise keşfedilmiş ve film dünyasına girmiş.
En bilinen ve kendisini yıldızlığa taşıyan filmleri arasında Mogambo ve tabii ki Rear Window, Dial M for Murder gibi Hitchcock klasikleri yer almakta. Kendisi 1956′da son filmini çektikten sonra Monako prensi Rainier ile evlenerek oyunculuğu bırakıyor. Ondan sonrası ise saray hayatı, aristokrasi ve çocukları… Hatta o çocuklardan Stephanie’yi bir dönemin çocukları gayet iyi tanır.
Neyse efendim, bu güzeller güzeli, sarışın soğuk prenses, 1982 yılında, henüz 52 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybediyor. Peri masalının sonu hayli hazin oluyor.
03. Brigitte Bardot (1934 – )
“I have always adored beautiful young men. Just because I grow older, my taste doesn’t change. So if I can still have them, why not?”

Ve tanrı kadını yarattı: Huzurlarınızda Brigitte Bardot. Henüz 15 yaşındayken, dillere destan güzelliği dikkatleri çekince, modellik yapmaya başlayan Bardot, buradan da film piyasasına giriş yapıyor. Yönetmen Roger Vadim‘in de dikkatini çekiyor tabii ve 18 yaşına basar basmaz, kendisiyle evleniyor.
Amerika bu seksi, Fransız güzelinin büyüsüne kapılmıyor mu? kapılıyor elbette. Kendisine “gel burda da film çek” filan deniyor, ki çekiyor da ama esas olayı Fransa’da kalıyor. Tabii ki en bilinen, en meşhur filmi “Et Dieu crea la femme – And god created woman.”
4 kere evlenen Bardot, ayrıca Serge Gainsbourg ile yaşadığı büyük aşkla da biliniyor. Hatta meşhur “je t’aime moi non plus” şarkısındaki iç gıcıklayıcı vokaller kendisinin. Lakin şarkı kaydedildikten sonra Bardot, vazgeçiyor ve Gainsbourg aynı şarkıyı, farklı iç çekişlerle Jane Birkin ile bir daha kaydediyor. Dinlemek için tıktık.
Kendisi hala hayatta. Lakin o da hayli çökmüş durumda. Her şeyden elini eteğini çekti, hayvan haklarına adadı kendisini. Biraz kafayı üşütmüş gibi bir hali yok değil açıkçası uzunca bir süredir.
02. Audrey Hepburn (1929 – 1993)
“My look is attainable. Women can look like Audrey Hepburn by flipping out their hair, buying the large sunglasses, and the little sleeveless dresses.”

Gerisayımda sona gelirken, listede hiç de şaşırtıcı isimler yok. Gerçi bir ve iki numara arasında çok kaldım ama sonunda %51-49 oy oranıyla, böyle olması gerektiğine karar verdim. Yarın yapsam listeyi belki de Audrey bir numarada olur, bilemiyorum. Neyse… Konuya geçelim.
Günümüzde bile bir stil ikonu olarak anılan Audrey, esasında zengin bir bankacı ile bir baronesin kızı. Yani hafiften bir aristokrat durumları var. Kendisi anne ve babasının boşanmalarının akabinde, annesinin peşinden Londra senin, Hollanda benim gezerken, modellik yapmaya başlıyor. Zerafeti ve ince güzelliği, 1948 yılında yapımcılar tarafından fark edilince de film piyasasına giriyor. Avrupa’da ufak tefek filmlerden sonra kapağı Amerika’ya atıyor ve Audrey efsanesi böylece doğuyor.
My Fair Lady, Brakfast at Tiffany’s, Roman Holiday gibi pek çok sevilen film… Bir sürü ödül… ve ölümünden sonra bile stiliyle, duruşuyla takip edilen bir kadın…
1980′lere gelindiğinde film işlerini yavaşlatıp, Unicef’in gönüllü barış elçisi oluyor ve 1993 yılına kadar Güney Amerika ve Afrika’daki çocuklara yardım etmek için çalışıyor. 1993 yılında kanser nedeniyle hayatını kaybediyor.
01. Marilyn Monroe (1926 – 1962)
“A career is wonderful, but you can’t curl up with it on a cold night.”

Ve eveeeet…. bir numaramız! Marilyn Monroe. Şaşırdınız mı? Bence şaşırmadınız? Sonuçta başka kim olabilirdi ki?
Hakkında yapılan dedikodular hala bitmeyen, taklitleri bitip tükenmeyen, genç yaşta ölmüş bir efsane: MM. Chanel no. 5, Kennedy, kısık sesi, beyaz elbisesi, sarı saçları, aşkları, miyop olması… Bitmeyen bir hikayeler ve anektodlar yumağı.
Norma Jean ismiyle dünyaya gelen Marilyn, biraz bozuk bir aile düzeninin ürünü esasında. Ruhsal sorunları olan annesinin sürekli hastaneye girip çıkması nedeniyle, Norma Jean yetimhanelerde ya da koruyucu ailelerin yanında büyüyor. Henüz 16 yaşındayken de 21 yaşındaki bir genç ile ilk evliliğini yapıyor. 4 yıl sonra boşandıklarında, Marilyn modellik kariyerine başlamış bile.
Marilyn, nihayet 1947 yılında ilk filminde rol alıyor. Ancak 1951′e kadar pek de öyle adamakıllı bir başrol yok, daha çok yan rollerde güzelliğiyle dikkati çeken bir oyuncu… Monkey Business ve Gentlemen prefer blondes, marilyn için kariyerindeki dönüm noktaları oluyor diyebiliriz.
Bu sıralarda zaten en meşhur ilişkilerinden biri de başlıyor: Beyzbolcu Joe di Maggio. 8 aylık bir evlilikten sonra 1955′te Joe di Maggio ile ayrılıyorlar, Marilyn’in kariyeri ise kendisinin içki ve hap bağımlılığına rağmen devam ediyor. Yazar Arthur Miller’la olan beraberliği ve hatta evliliği de bundan kısa bir süre sonra başlıyor. Miller’dan da boşanınca depresyon nedeniyle, bir süre bir kliniğe yatan Monroe, 1962 yılında Something’s gotta give ile piyasaya geri dönüyor. Ancak sete gelmeyi ihmal etmesi, onun yerine Kennedy’nin doğum gününde şarkı söylemesi gibi sebeplerle stüdyo tarafından kovuluyor. Dean Martin’in ısrarı üzerine filme geri gelse de filmin çekimleri henüz başlamadan, Marilyn evinde yüksek dozda uyku ilacı almış olarak, henüz 36 yaşındayken ölü bulunuyor.
Olaya intihar dense de, delillerin yetersizliği, JFK bağlantıları filan bu zamana kadar bir soru işareti olarak akıllarda kalıyor.
Cenazesi eski kocası Joe diMaggio’ya teslime diliyor ve bundan sonraki 20 yıl boyunca diMaggio, Marilyn’in mezarına haftada 3 kere güller bırakıyor. Evet 20 yıl boyunca.
Çok hazin.
Evet efenim, bu listeyi de böylece bitirmiş bulunuyoruz. 1940′lar listemize bipolar teması hakimken bu listede daha çok trafik kazaları, evlenip-boşanmalar ve hazin aşk ilişkileri göze çarpıyor. Bu da böyle bir toplumsal değişim midir, nedir bilemedim. Neyse, bundan sonra 1960′ları yapar mıyım bilmiyorum, söz vermeyeyim ama belki bir gün diyeyim size… 60′lar bu kadar şaşalı değil sonuçta.