1930- 1950′li yıllar arasında parlamış Hollywoood yıldızlarının ışığına, havasına, nasıl derler aura’sına hastayım. Böyle sanki güzel olmanın dışında bu dünyadan değillermiş gibi bir zerafet, bir eda… Siyah-beyaz filmlerin etkisi midir, o zamanın kıyafetleri midir, o dönem Hollywood’unun görkemi midir nedir bilmiyorum bu etkiyi yaratan ama sanki günümüzün hiçbir güzel kadını ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o zamanın kadınlarının ışığını yakalayamazmış gibi geliyor bana. Sanki star kelimesi, bu kadınları anlatmak için doğmuş. Ulaşılmaz, soğuk, gerçek dışı güzellikte, sözlükte “glamour” kelimesinin yanında resmi olması gereken kadınlar bunlar… Buyrun, başlıyoruzzz! Bu arada, bu maddelememizde 1940′ları inceleyeceğiz efenim, sırada 1950′ler var, yani Marilyn nerede diye paniğe kapılmayın.
10. Veronica Lake (1919 – 1973)
“I wasn’t a sex symbol, I was a sex zombie”
Jessica Rabbit karakterinde de esinlenildiği söylenen, gözün önüne düşen iri dalgalı, uzun saçlar… Soğuk, mesafeli bir duruş. Veronica Lake denince ilk akla gelen şeyler olsa gerek. Her ne kadar fotoğraflarında o zamanın tüm kadınları gibi upuzun, selvi boylu gibi dursa da, aslında boyu sadece 1.51 imiş. Beni bu kadınlarla ilgili en şaşırtan şey bu galiba çünkü ben hepsini 1.80 gibi görüyorum nedense. “Larger than life” dedikleri efekt bu olsa gerek. Her neyse lafı dolandırmayayım, film noir’lardaki tehlikeli, soğuk kadın figürüne uygun görünümüyle bu genre’da rollerde oynamış ama sonradan komediye olan yatkınlığı da keşfedilmiş. Kendisini meşhur eden film 1941′deki I Wanted Wings filmi. Zaten kariyerinin en parlak dönemini de bunu izleyen 5 yıl içerisinde yaşamış. Efenim, hayatının son yıllarını alkolizmle boğuşarak geçiren yıldızımız, 54 yaşında hepatitten hayatını kaybetmiş.
09. Ginger Rogers (1911 – 1995)
“When you’re happy, you don’t count the years.”
Esasında rakibeleri göz önüne alındığında, onların efsanevi güzelliğine sahip bir oyuncu değil belki Ginger Rogers. Güzel değil sempatik derler ya, biraz öyle. Ama benim, hep Fred Astaire ile dans eden o imajı aklımda. Uçuşkan etekli, uzun bacaklı, zarif silüetiyle çok hoş bir kadın kesinlikle Ginger Rogers. Hatta bakınız Marilyn’in de en sevdiği oyunculardan biriymiş kendisi. Dönemin çoğu yıldızına göre uzun bir hayat yaşamış olan Ginger Rogers, bu uzun kariyere pek çok da film sığdırmış. En bilinen rolleri tabii ki, dediğim gibi Fred ile dans ettikleri müzikaller. Zaten yıldızlık mertebesine ulaşması da sonradan beraber 10 filmde oynayacağı Fred Astaire ile eşleştirilmesiyle oluyor ve bu sayede müzikal türünün en sevilen isimlerinden birine dönüşerek, dönemin en çok para kazanan oyuncularından biri haline geliyor. Bakınız o dönemki maaşının (sene 1938) 219 bin dolir olduğu raporlara geçmiş misela. Fred Astaire ile aralarının limoni olduğu da, yattıkları da rivayet edilenler arasında. Zannediyorum her iki dedikodu da kendisi tarafından yalanlanmış. Kendisi 83 yaşında, doğal sebeplerle hayatını kaybetmiş. Ve ayrıca Ginger da 5 metrelik bacakları varmış görünümüne rağmen, 1.63 boyunda imiş. Allah allah, TV kilo ekler derlerdi, bu kadınlarda boy uzatmış sankim?
08. Lauren Bacall (1924 – )
“I never believed marriage was a lasting institution . . . I thought that to be married for five years was to be married forever.”
Ah nihayet gerçekten uzun sayılabilecek bir kadın, göz yanılsaması değil, 174 yani. Eski bir model olan Lauren Bacall, seksi, buğulu sesiyle tanınıyor. Ayrıca kendisi listemizdeki tek, hala hayatta olan yıldızımız, alla uzun ömürler virsin. 1945′te ünlü oyuncu Humphrey Bogart ile evlenen ve Bogart’ın 1957′de kanserden ölmesine kadar kendisiyle evli kalan Bacall’ın daha sonra Frank Sinatra ile beraber olduğu bilinmekte. En meşhur filmleri arasında Bogart ile kamera karşısına geçtiği The Big Sleep, meşhur Agatha Christie adaptasyonu Murder on the Orient Express ve How to Marry a Millionaire yer alıyor. Sayısız filmde rol almış rol almış bu önemli yıldız, halen oyunculuk yapmaya devam ediyor.
07. Gene Tierney (1920 – 1991)
“Jealousy is, I think, the worst of all faults because it makes a victim of both parties.”
Listedeki bazı isimler kadar bilinen bir isim değil belki ama zamanının önemli yıldızlarından ve tüm zamanların en güzel kadınlarından biri kesinlikle. Kendisinin en bilinen filmi meşhur bir cinayet filmi olan Laura. Hafiften sosyetik bir ailenin kızı olan Tierney, oyunculuğa Broadway ile başlayıp, buradan Hollywood’a transfer olmuş. 1943′te hamileliği sırasında bir kadın hayranı ile tanışmasının hayatına büyük bir etkisi olmuş. Zira Tierney ile tanışmak için hastaneden kaçan ve rubella (kızamıkçık) virüsü taşıyan bu hayran, Tierney’e hamilelikte büyük tehlike arzeden bu virüsü bulaştırmış ve oyuncunun ilk çocuğunun ileri derecede engelli olarak doğmasına sebep olmuş. Hatta bu olayın Agatha Christie’ye meşhur romanı “Ve ayna kırıldı” için ilham verdiği rivayet ediliyor. Kızının rahatsızlığı nedeniyle hayatı boyunca depresyondan depresyona giren Tierney, ileriki zamanlarda manik depresif teşhisiyle hastaneye yatmış ve elektrik şoku görmüş. Hatta bundan sonra, elektrik tedavisinin hafızasına zarar verdiğini açıkça söyleyerek, şok tedavisinin en azılı düşmanlarından biri olmuş. Yeteneğine ve güzelliğine rağmen hastane günlerinden sonra pek fazla iş yapamayan oyuncu, 71 yaşında hayata veda etmiş.
06. Vivien Leigh (1913- 1967)
“It’s much easier to make people cry than to make them laugh.”
Rüzgar gibi geçti denince akla gelen kadın, Scarlett O’Hara ya da İhtiras Tramvayı ‘ndaki meşhur Blanche DuBois… Yani Vivien Leigh. İki Oscar sahibi bu yıldızın Oscar ödüllerinden birini kapı çarpmasın diye kullandığı rivayet ediliyor. Bipolar (manik depresif) olduğu bilinen yıldızımız, rahatsızlığı nedeniyle sette zor bir oyuncu olarak ün yapmış ve çok güzel olmasının oyunculuğunun önüne geçmesinden hep şikayet etmiş. Yine rahatsızlığı nedeniyle düzenli olarak elektrik şoku tedavisi gören Vivien, zor ama profesyonel bir oyuncu olarak, elektrik aldıktan sonra bile performansından hiçbir şey kaybetmez imiş. Hayatının uzun yıllarını manik depresif olması ve sonradan yakalandığı verem nedeniyle tedavilerle geçirmiş olan Leigh, hayatını 53 yaşında yine veremden kaybetmiş. Kendisi Oscar’lı bir Hollywood yıldızı olmasına rağmen, esasında Hollywood’a zıplamadan önce çok yetenekli bir tiyatro oyuncusu olarak addedilen bir İnciluz asilzadesi.
05. Frances Farmer (1913 – 1970)
“There comes a point when a dream becomes reality and reality becomes a dream.”
Çok sevdiğim bir kadın ve çok acıklı bir hikaye… Frances Farmer, Kurt Cobain’in “Frances Farmer will have her revenge on Seattle” şarkısındaki Frances, çok ama çok güzel, akıllı, yetenekli bir oyuncu ama Hollywood’un katı sisteminin, toplumun ve annesinin kurbanı olmuş bir kadın, yazık edilmiş bir kadın. Daha çocuk yaşlarda yazdığı “God dies” isimli kompozisyonuyla tanrıyı sorgulayan ve okulun kompozisyon yarışmasında birincilik kazanan Frances’in sıradışı bir kadın olacağı o zamandan belliymiş. Hollywood’un stüdyo sistemine hep direnen ama güzelliği nedeniyle sistemin hep içine çekilmek istenen Frances, açık açık stüdyoları eleştirmeye başlıyor, davetlere katılmıyor, parlak bir yıldız gibi görünmeyi reddediyor. Üstüne bir de alkoliklik derdi eklenince, Frances’in ruh sağlığı etrafta ve ailesinde soru işaretleri uyandırmaya başlıyor.
1942′de içkili araba kullanmaktan yakalanınca, tutuklanıyor ve kısa bir süre sonra akıl hastanesine gönderiliyor. Burada kendisine manik-depresif ve sonra paranoid-şizofren teşhisleri konuyor. Sonradan zararlı ve tehlikeli bir tadavi olduğu anlaşılsa da zamanın kabul gören çözümlerinden olan insülin şoku tedavisinin ardından hastaneden çıkıyor, sonra tekrar yatırılıyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Frances’in hayatı elektrik şoku tedavileri ve akıl hastaneleri arasında geçiyor. En son 32 yaşındayken, Frances yine bir sebepten tutuklanınca annesi tekrar bir hastaneye yatırıyor ve Frances hayatının 5 yılını bu hastanede geçiriyor. Bu hastane giriş-çıkışları arasında Frances’in velayetini tamamen alan anne ile de büyük kavgalar ve gerginlikler yaşanıyor. Frances Farmer’in bilinen ilk lobotomi hastalarından olduğu ve kendisine lobotomi uygulandığı rivayet edilmektedir. Fakat bu iddia, yalanlanmakla birlikte, Frances Farmer’in bir dönem yattığı Western State Hospital’in içler acısı korkunçlukta bir akıl hastanesi olduğu, hastaların o dönem insanlık dışı koşullarda kaldıkları ve Frances’in yıllar boyu düzenli olarak geçirdiği şok tedavileri bir gerçek. Lobotomi ise muamma… Hayatını anlatan “Frances” adlı filmde kendisini Jessica Lange oynuyor, seyrediniz.
04. Ava Gardner (1922- 1990)
“When I lose my temper, honey, you can’t find it any place.”
Güneyli bir kız olan Ava, güzelliği sayesinde abisinin bir fotoğraf çekimi sırasında MGM yetkilileri tarafından keşfedilir ve yıllar sürecek bir kontratın imazaları da böylece atılır. Çevirdiği pek çok filme ve sonradan Güneyli köylü kız havasını üzerinden atıp, karizmatik Ava’ya dönüşmesine rağmen kariyeri boyunca yeteneği konusunda kendine güvensizlik duymuştur.En bilinen filmi Mogambo ile Oscar adaylığı kazanan oyuncu, Oscar’ı kendisinden sonraki kuşaktan olan Audrey’e kaptırmıştır. Hüsranla sonuçlanan iki evlilikten sonra, meşhur Frank Sinatra ile 1951 yılında çalkantılı bir evlilik yapan Ava, bu evliliğinden de umduğunu bulamayınca; özel hayatındaki tatminsizlik ve kariyerinden duyduğu hayalkırıklığı gibi nedenlerle, 1955′te İspanya’ya, oradan da Londra’ya taşınmış, kariyerine uzaktan ve biraz da mecburen devam etmiştir. Her ne kadar kariyerinde kendini hedeflediği yere ulaşamamış gibi görse de pek çokları için Ava, çok önemli bir yıldızdır ve hala dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak görülmektedir.
1986′da kısmi felç geçiren ve yatalak hale gelen Ava’nın tüm masraflarını Frank Sinatra karşılamıştır. Ava amfizem nedeniyle hayatını kaybedince, Sinatra’nın çok sarsıldığı, hatta kızlarının onu odasında gözyaşları içinde, konuşamaz bir halde bulduğu söyleniyor. Her ne kadar yürümemiş bir evlilik de olsa, Ava’nın Sinatra’nın hayatının aşkı ve pek çok şarkısının esin perisi olduğu söylenmekte….
03. Rita Hayworth (1918 – 1987)
“Men fell in love with Gilda, but they wake up with me.”
Dansçı bir ailenin dansçı kızı olan Rita, herkesin hafızasına Gilda ‘daki uzun siyah elbisesiyle şarkı söyleyen, kızıl saçlı, seksi haliyle kazınmıştır. Bu seksi, tehlikeli imajı hem ondan sonra gelen kızıl saçlı kadınlara “kızıl saç = cazibe” etkisini sağlamış, hem de kendisinin Film Noir’lar için aranan bir oyuncu olmasını sağlamıştır. Filmlerinde yarattığı seksi aura’nın aksine, özel hayatında içine kapanık ve çekingen bir kadın olan Hayworth, bunu dile getirmekten de çekinmemiş, hatta kendisinde aşağılık kompleksi olduğunu bile beyan etmiştir. Öyle bir kadın ve aşağılık kompleksi… İnsanoğlu garip işte, napıceksınız… Hayatı boyunca mutlu bir yuva hayali kurduğu söylenen Rita’nın, biri meşhur yönetmen Orson Welles ile olmak üzere, boşanmayla sonuçlanan 5 evliliği olmuş.
Rita da dönemindeki pek çok yıldız gibi, hayatı boyunca alkol sorunuyla boğuşmuş, bu nedenle Alzheimer hastası olduğu bile uzunca bir süre anlaşılamamıştır. 1960′da ilk belirtileri veren Alzheimer, uzunca bir süre “aman alkolik işte” diye geçiştirilmiş, en nihayetinde 1980′de teşhis konmuş ve Rita 1981′de tamamen kızına bağımlı hale gelmiştir ve bu 1987′de ölene kadar böyle sürmüştür.
02. Katharine Hepburn (1907 – 2003)
“Life is hard. After all, it kills you.”
Efenim sırada, çok hoş, çok akıllı, çok cingöz, çok güzel bir yıldızımız var: büyük oyuncu Katherine Hepburn. Eğitimli bir ailenin kızı olan Hepburn (Audrey ile hiçbir akrabalığı yok), ailesi tarafından hep kendisini ifade etmesi yönünde telkin edildiğinden olsa gerek, kendisinden quote seçerken oldukça zorlandım. O kadar çok, o kadar güzel, o kadar sarkastik özlü sözler etmiş ki kendisi, hepsini almaya değer aslında buraya, buyrun mesela tık tık.
Kendisinin hayatındaki en acı olaylardan biri, 14 yaşındayken çok sevdiği ve yakın olduğu erkek kardeşinin kendisini asması. Hepburn, bu olaydan sonra, yıllar boyunca kardeşinin doğum günü olan 8 kasım’ı kendi doğum günü olarak kutlamış. Hepburn’ü Hepburn yapan ise başta bahsettiğimiz zeka ve kendisi olma güdüsü. Tipik bir Hollywood yıldızı olmayı reddeden Hepburn, kalıplara sığmayan görünümü, tarzı, makyajsız yüzü, ettiği laflar ile atipik bir yıldız olarak Hollywood çevrelerinde farklılığını göstermiş, hatta bir zaman boyunca büyük tepki toplamış. Hepburn, 1942′de Spencer Tracy ile ilk kez kamera karşısına geçtikten sonra, aralarındaki kimya farkedilmiş ve tam 8 filmde ikili olarak rol almışlar ve Hepburn-Tracy efsanesi ve büyük aşkı böylece doğmuş. Koyu bir katolik olan Tracy eşinden boşanmayı reddetse de aralarındaki aşk yıllar boyunca devam etmiş. Hatta bu nedenle, yüreği kaldırmayacağından olsa gerek Hepburn, Tracy ölmeden birlikte çevirdikleri son film olan Guess, Who’s Coming to Dinner‘ı seyretmeyi hep reddetmiş. En çok Oscar alan kadın oyuncu olarak Guinnes rekorlar kitabına geçen bu çok önemli oyuncu, 93 yaşında hayata veda etmiş.
01. Ingrid Bergman (1915 – 1982)
“I’ve gone from saint to whore and back to saint again, all in one lifetime.”
En sevdiğim Hollywood yıldızının İsveçli olması komik aslında ama evet, Ingrid’ciğimiz Stockholm’de doğmuş, büyümüş, güzeller güzeli bir İskandinav dilberidir. 17 yaşında oyunculuğa başlayan Bergman, önce İsveç Kraliyet Tiyatro’sunda rol almış, sonra birkaç İsveç filminde oynamıştır. Nihayetinde Amerikalı bir yapımcı Bergman’ı faketmiş ve kaptığı gibi Ameriga’ya götürmüştür. Dönemin yıldızlarından ve Amerika’nın alıştığından farklı, egzotik güzelliği ve oyunculuk yeteneği sayesinde Ingrid hemen patlamış ve bundan sonra İsveç ve Avrupa ile ABD arasında mekik dokuyarak pek çok filmde rol almıştır. Elbette ki en bilinen filmi Humphrey Bogart ile karşılıklı döktürdükleri Casablanca‘dır. Katharine Hepburn’den sonra en çok Oscar adaylığına sahip oyuncu da yine Ingrid’dir. Ayrıca İsveç’in de medarı iftiharıdır. Benim de en sevdiğim eski dönem yıldızıdır. Ayrıca, kendisi 175 boyunda bir İsveçli olduğundan Bogart dahil pek çok oyuncu kendisinden kısa kalmıştır.
Ingrid Bergman, 1949′da Stromboli filminde çalışmak üzere, meşhur İtalyan yönetmen Roberto Rosselini ile tanışmış, yetmemiş bi de kendisinden hamile kalmıştır. Muhafazakar Amerikan halkı bu nedenle kendisini çok kınamış ve büyük bir skandal çıkmıştır. Nihayetinde Rosselini ile evlenen Bergman, neyse ki bir daha hamile kalmış ve dünyaya kendisinden bi tane daha klonlayıp bırakmış, adını da Isabella Rossellini koymuştur. Pek çok filmin ardından 68 yaşında, kanserden hayata gözlerini yummuştur, İsveç’te kemanla çalınan bir “As time goes by” eşliğinde, külleri denize bırakılarak vedasını etmiştir.
Bu kadınların hayatlarına bakınca, pek çoğunun sorunlu, acı dolu hayatlar yaşadığı göze çarpıyor. Hüzün müdür bu kadınları böylesine güzelleştiren, bilemiyorum, belki de… Ama işte seviyorum o zamanların ışığını. Belki de o yüzden bana “eski kadınlara benziyosun” diyince insanlar seviniyorum, zira eğer bu kadınların taşıdıkları havanın yüzde birini taşıyabiliyorsam, daha ne isterim len. Gerçi belki de acaba ben kendim eski kadınlara benzetiliyorum diye mi seviyorum bu kadınları, el mahkum, mecburen, kendimizi sevelim kampanyası çerçevesinde yani? Yok sanmam, kendim ultra modern, bağyan fütüristik gibi bile görünsem yine de severdim bu kadınları. Neyse efenim, 1940′lar böylelikle bitti. Dediğim gibi bir dahakinde 50′lere değineceğiz.
Not: “Audrey Hepburn nerde layyyyn!” demeyin. elbette ki unutmadık onu da kendisi çok arada kaldı, buraya mı 50′lere mi alayım bilemedim, sonunda dönemleri oyuncuların yaşlarına göre değil, ilk filmlerini çektikleri, patlamayı yaptıkları döneme göre belirlemeye karar verip, Audrey’i 50′lere almayı seçtim. Yani o da çok yakında sinemalarda…








